Kur’ân’ı Anlamaya Çalışmanın Önemi ve Fazileti

Kur’ân’ı Anlamaya Çalışmanın Önemi ve Fazileti

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve sahabe Kuran’ı nasıl okurlardı? Kuran’ı anlamak için gösterdikleri hassasiyetler nelerdir? Kuran okuma ve anlama gayretine Peygamberimizden (s.a.v), sahabeden ve alimlerden örnekler…

Kur’ân’ı tecvidiyle tertîl üzere güzelce okuduktan sonra sıra onu anlamaya gelmektedir. Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) şöyle der:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in ashâbı bir araya gelip oturduklarında, öncelikle Kur’ân-ı Kerîm ile meşgul olur, onu okur ve anlamaya çalışırlardı. Ya içlerinden biri bir sûre okur veya birinden bir sûre okumasını talep ederlerdi.”[1]

Hz. Ebû Bekir (r.a) Kur’ân’ın doğru bir şekilde anlamaya çok ehemmiyet verirdi. Hatta “Kur’ân’ın bir âyetinin iʻrâbını yapmak (izah edip onu anlamaya çalışmak), bana, bir âyeti sadece ezberlemekten daha güzel gelir” derdi.[2] Yine Ebû Bekir ve Ömer (r.a); “Kur’ân’ın bir kısmını iʻrab etmek, onun bazı hurûfunu (lafzî okunuşunu) ezberlemekten daha çok hoşumuza gider” demişlerdir.[3]

Aslında bu genel olarak ashab-ı kiramın anlayışıdır. Onlar Kur’ân’ı anlamaya çok önem verirlerdi. Kûfe ekolüne mensup muhaddis ve fakih tâbiî Mesrûk b. Ecdaʻın haber verdiğine göre Abdullah b. Mesʻûd (r.a), talebelerine bir sûre okur, sonra onun hakkında konuşur ve gün boyu o sûreyi tefsir ederdi.[4] Ebû Vâil bunun diğer bir misalini şöyle haber verir: “Hz. Ali (r.a), İbn Abbas’ı bir hac mevsiminde vazifelendirmişti. İbn-i Abbas hacılara Bakara veya Nûr sûrelerinin tefsirini yaparak öyle bir hitabette bulundu ki, Rumlar, Türkler ve Deylemliler bunu dinleselerdi mutlaka müslüman olurlardı.”[5]

Tâbiînin müfessirlerinden Mücâhid bin Cebr şöyle demiştir:

“Mushaf’ı başından sonuna kadar üç defa İbn Abbas’a arzettim. Her âyette durur, onunla ilgili bilgileri kendisine sorardım.”[6]

 İbn Ebî Müleyke şöyle demiştir:

“Mücâhid’i gördüm, İbn Abbas’a Kur’ân’ın tefsirini sordu. Yanında yazı malzemeleri (elvâh) vardı. İbn Abbas ona «Yaz» diyordu. Bu minval üzere Tefsir’in tamamını ona sordu.”[7]

ÜÇ ŞEY VARDIR Kİ BEN ONLARI HEM KENDİM HEM DE KARDEŞLERİM İÇİN İSTİYORUM

Hadîs âlimi İbn-i Avn (ö. 151/768) şöyle der:

“Üç şey vardır ki ben onları hem kendim hem de kardeşlerim için istiyorum:

– Sünneti öğrenmek, onu araştırıp mesele edinmek,

– Kur’ân’ı anlamak ve onu araştırmak,

– İnsanları yalnız hayra dâvet etmek.”[8]

Bu rivayetler gösteriyor ki ashâb-ı kiramdan itibaren selef-i sâlihîn bütün gayretlerini Kur’ân’ı anlamaya sarfetmişlerdir. Kur’ân’ı anlayabilmek için de gerekli ilimleri öğrenmiş ve bu uğurda muhtelif fedakârlıklar yapmışlardır. Nitekim Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.a), ilme ve Rasûlullah (s.a.v)’in yanında bulunmaya düşkünlüğü sebebiyle Suffe’de kalmayı baba evine tercih etmişti.[9] Bu sayede Kur’ân’ı, İslâm’ın esaslarını ve hadisleri daha fazla öğrenme imkânı bulmuştu.[10] Bu fedâkârlığın muhteşem misâllerinden biri de şu hâdisedir:

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Ensâr’dan, fazîletiyle tanınan Selît isimli bir sahâbîye bir toprak parçası iktâ eylemişlerdi. Selît (r.a) bu arazisine gidip birkaç gün orada kaldıktan sonra döndü. Kendisine:

“‒Sen gittikten sonra Kur’ân-ı Kerîm’den şu şu âyet ve sûreler nâzil oldu, Rasûlullah (s.a.v) şu şu hükümleri beyan etti…” denildi. Selît (r.a) hemen Allah Rasûlü’nün huzûr-i âlîlerine çıkıp:

“‒Yâ Rasûlallah! Bana iktâ buyurduğunuz şu toprak parçası beni sizden alıkoydu. Onu benden tekrar kabul buyurunuz! Beni sizinle beraber olmaktan alıkoyan bir şeye ihtiyâcım yok!” dedi. Rasûlullah (s.a.v) de o araziyi ondan geri aldılar.[11]

Daha sonra gelen ulemâmız da Kur’ân’ı daha iyi anlayabilmek için nice fedâkarlıklar yapmışlar, uzun yollar kat ederek senelerce ilim peşinde koşmuşlar ve pek çok eser telif etmişlerdir. “Bütün kitaplar bir tek Kitab’ı ve bir tek kişiyi daha iyi anlayabilmek için okunur” diyerek her türlü ilmi elde etmişlerdir.

Öyle anlaşılıyor ki Cenâb-ı Hak kullarının kendi kelâmı ve diniyle meşgul olmalarını, bunlar üzerinde çalışıp i‘mâl-i fikirde bulunmalarını murâd etmektedir. Kur’ân’da müteşâbih âyetlerin olması ve fıkıhta içtihada ihtiyaç bırakılması bunu göstermektedir. Yüce Rabbimiz kelâmıyla meşgul olan kullarını sevdiği için içtihadında hata edenlere bile sevap vermektedir.

Şunu da ifade edelim ki Kur’ân-ı Kerîm’i anlayarak okumak asıl maksat olmakla birlikte, onu anlamadan okumak da büyük bir ibadettir. Muhammed Pârsâ (r.a) şöyle buyurur:

“Kişi Kur’ân’ın mânâsını bilmese bile, kalbini tilâvete hazırlamalı, kalbinin vesveselerle başka tarafa yönelmesine müsâade etmemelidir. Böylece gönlü hürmet ve tâzim nûruyla süslenmiş olur. Orada Hak Teâlâ’nın sözü ve kadîm sıfatı olan Kur’ân’ın azameti mevcûd olur. Eğer o harflerin hakîkî mânâları âşikâr olsaydı, onun tecellîsine yedi kat gök ve yerler tahammül edemezdi.

Ahmed bin Hanbel (r.a) şöyle buyurur: Cenâb-ı Hakk’ı rüyâmda gördüm:

«‒Yâ Rabbi! Mukarreb kullarını sana en fazla yaklaştıran vâsıta nedir?» diye suâl ettim. Cenâb-ı Hak:

«‒Kelâm’ım Kur’ân-ı Kerîm’dir ey Ahmed!» buyurdu. Ben:

«‒Yâ Rabbi! Anlayarak okumak mı? Yoksa anlamadan okumak da aynı şekilde kişiyi sana yaklaştırır mı?” diye sual ettim. Yüce Rabbim:

“‒Anlayarak ve anlamayarak okumak, her ikisi de kulumu bana en fazla yaklaştıran amel-i sâlihtir” buyurdu.[12]

Büyüklerden biri buyuruyor ki: Bir kimse ilâç içer, ne içtiğini bilmez, ama o ilâç tesir eder. İşte Kur’ân-ı Kerîm de böyle tesir eder. Kur’ân’ın her harfi, beşeriyetin vücuduna (varlık ve benliğine) düşen bir dağ gibidir ve o vücudu yok edip beşeriyet izlerini siler (mânen yükseltir). Kur’ân nûru, mü’minin kalp nûru ile birleşir, nûrâniyet artar ve beşerî vücut yok olur (varlık ve benlik iddiâsı kalmaz).”[13]

Dipnotlar:

[1] Hâkim, Müstedrek, 1: 172/322.

[2] Ebû Muhammed Abdullah b. Vehb el-Kureşî (v. 197/813), Tefsîru’l-Kur’ân mine’l-Câmiʻ li’bn Vehb, thk. Miklos Muranyi (Dâru’l-Ğarbi’l-İslâmî, 2003), 3: 43; Ebû Bekir İbnü’l-Enbârî, Muhammed b. Kâsım (v.328), Îzâhu’l-vakf ve’l-ibtidâ’, thk. Muhyiddin Abdurrahman Ramazan (Dımeşk: Matbûâtü Mecmaʻi’l-Lüğati’l-Arabiyye, 1390/1971), 1: 23.

[3] İbnü’l-Enbârî, Îzâhu’l-vakf ve’l-ibtidâ’, 1: 20.

[4] Taberî, Tefsîr, 1: 81.

[5] Taberî, Tefsîr, 1: 81; İbn Kesîr, 1: 8.

[6] Dârimî, Tahâret, 113; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 6: 154; Taberî, Tefsîr, 1: 90, 4: 409; İbn Kesîr, Tefsîr, 1: 10.

[7] Taberî, Tefsîr, 1: 90, 4: 409; İbn Kesîr, Tefsîr, 1: 10.

[8] Buhârî, İ‘tisâm, 2.

[9] Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 140.

[10] Bkz. Komisyon, Hadislerle İslâm, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara, 2013, 6: 622.

[11] Ebû Ubeyd Kâsım bin Sellâm, Kitâbu’l-Emvâl, Beyrut: Dâru’l-Fikr, s. 347.

[12] İbnü’l-Cevzî, et-Tebsıra, Beyrut 1406, 2: 269; Zehebî, Siyeru aʻlâmi’n-nübelâ, (Risâle) 1405, 11: 347.

[13] Muhammed Pârsâ, Muhammed Bahâüddîn Hazretleri’nin Sohbetleri, İstanbul, Erkam Yayınları, 1998, s. 59-60.

Kaynak: Doç. Dr. Murat Kaya, Kitabımız Kur’ân Muhtevâsı ve Fazîletleri, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

KUR’ÂN OKUMAK MI KUR’ÂN’I OKUMAK MI?