Ayetlerle Allah Kimleri Sever?

Ayetlerle Allah Kimleri Sever?

Ayetler ışığında Allah (c.c) kimleri sever? Allah’ın (c.c) sevdiği kulların özellikleri…

Bir kul için en büyük hedef, kendisini yaratan, sayısız nimetler bahşeden ve her türlü iyiliği yapan Rabbinin sevgisini kazanarak O’na yaklaşabilmektir. Bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıf olan ve her şeyin mâliki olan Allah’ın sevgisini kazanmak, dünya ve âhiretin saadetine nâil olmak ve bütün dertlerden kurtulmak demektir. Cenâb-ı Hak kullarına lütufta bulunarak kimleri sevdiğini ve O’nun muhabbetine nâil olmak için neler yapmak gerektiğini Kur’ân-ı Kerîm’de bildirmiştir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e İttibâ Edenler

Allah’ın muhabbetini elde edebilmek için en mühim rehber, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’dir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız hemen bana tâbî olun ki Allah da sizleri sevsin ve günahlarınızı mağfiret eylesin! Allah, Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân 3/31)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e ittibâ etmek, onun sünnet-i seniyyesine tâbî olmak; bizi Allah’ın sevgisine eriştirmektedir. Zira Allah Rasûlü (s.a.v); yaşayan, canlı bir Kur’ân-ı Kerim’dir. Onun muazzam ve mükemmel ahlâkı, Kur’ân’dır. Kelâmullah olan Kur’ân’ı yaşayanlar ise onun sahibi olan Allah tarafından sevilirler. Allah’ı sevmenin en büyük göstergesi de O’nun kelâmına ve elçisine uymaktır.

Mü’minler

Allah’ın sevgisinin anahtarı, olmazsa olmaz şartı; tâlim buyurduğu esaslar ile kulun kendisine samimî bir kalp ile inanması, yani sahih bir îmandır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Allah mü’minlerin dostudur.” (Âl-i İmrân 3/68. Bkz. el-Bakara 2/257)

“Allah, küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” (el-Bakara 2/276)

Muhsinler

Allah Teâlâ’nın sevdiği vasıflardan biri de ihsândır. Yani bir işi en güzel şekilde yapmak, cömertlik, infak, iyilikte bulunmak ve Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etmektir. Kulluğun ihlâs ve samimiyetle, zâhirî ve bâtınî güzelliğin kemâlinde edâ edilmesidir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Allah yolunda infâk ediniz de, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız. Bir de ihsanda bulununuz! Zira Allah, muhsinleri sever.” (el-Bakara 2/195)

Bir rivâyete göre bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi şudur: Ensâr, tasaddukta bulunuyor, Allah’ın dilediği kadar veriyorlardı. Ancak bir sene kıtlık olunca onlar da sadaka vermeyi azalttılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[1]

Demek ki Allah Teâlâ, kendi yolunda infâk eden, İslâm’ın yayılması ve öğretilmesi husûsunda tembellik göstermeyerek devamlı gayret eden ve ihsân duygusu içinde hâyatını devam ettirerek insanlara faydalı olmayı şiâr edinen güzel kullarını sevmektedir.

Cenâb-ı Hak, sevdiği takvâ sahibi muhsin kullarının nasıl davrandıklarını ve kendilerine ne mükâfatlar verildiğini şöyle beyan buyurur:

“Rabbinizin mağfiretine mazhar olmak ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın! Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda infak ederler, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah ihsân sahiplerini sever. Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler. İşte onların yaptıklarının karşılığı Rableri tarafından bir bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. Onlar orada temelli kalacaklardır. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!” (Âl-i İmrân 3/133-136)

Cenâb-ı Hak diğer âyet-i kerîmelerde muhsinleri şöyle târif eder:

“Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever. Onların sözü şunu demekten ibaretti: «Rabbimiz! Günahlarımızdan ve işimizdeki aşırılıklardan ötürü bizi bağışla, sebatımızı arttır, kâfir topluluğa karşı bize yardım et!» Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini ve âhiret nimetinin de güzelini verdi. Allah muhsinleri sever.” (Âl-i İmrân 3/146-148)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de ihsan şuurunu muhtelif yönleriyle tarif ederek, onun Allah’ın muhabbetine vesile olduğunu beyan buyuruyor:

“Allah (c.c), sizden biri bir iş yaptığında onu sağlam ve güzel yapmasını sever.”[2]

“Allah Teâlâ; cömerttir, cömertliği sever.”[3]

Tevekküle Sıkı Sarılanlar

Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Sen onlara sırf Allah’ın lutfu sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a tevekkül et, doğrusu Allah kendisine tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân 3/159)

Çok Tevbe Edip Çok Temizlenenler

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah çok tevbe edenleri sever ve çok temizlenenleri sever!” (el-Bakara 2/222)

Temizlik hem beşerî bir mürüvvet hem de şerʻî bir vazifedir. Allah Teâlâ, hem zâhiri temizliğe dikkat ederek abdest ve guslüne ihtimâm gösteren, hem de nefsini günah, isyan, cimrilik ve tembellik gibi kötü hasletlerden tezkiye ederek mânevî temizliğe önem veren, yaptığı her işi takvâ temeli üzerine binâ eden kullarını sever.[4]

Takvâ Sahipleri

Allah Teâlâ, üzerindeki emânetleri hakkıyla edâ eden, mü’min veya kâfir hiçbir kimseye ihânet etmeyen, verdiği söz hususunda Allah’tan korkarak sözüne sâdık kalan ve bilhassa Cenâb-ı Hakk’a verilen sözler üzerine hassâsiyetle titreyen, bu şekilde takvâ hayatı yaşayan kullarını sever. Şöyle buyurur:

“Hayır! (Gerçek onların dediği değil.) Her kim ahdine vefâ gösterir ve takvâ sahibi olursa, bilsin ki Allah müttakîleri sever.” (Âl-i İmrân 3/76)

“Îmân eden ve sâlih ameller işleyenler, hakkıyle takvâ sahibi olup îmân ettikleri ve sâlih ameller işledikleri, sonra yine hakkıyla takvâ sahibi olup îmân ettikleri, sonra da hakkıyla takvâ sahibi olup yaptıklarını, ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde, (haram kılınmadan önce) tattıklarından dolayı onlara günah yoktur. Allah muhsinleri sever.” (el-Mâide 5/93)

Görülüyor ki, bu âyette îman ve sâlih amel iki defa, takvâ da üç mertebe hâlinde zikredilmiş ve neticede ihsan mertebesine gelinmiştir ki, bu durum, çeşitli vecihlere ve takvâ mertebelerine işaret olabilir.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allah, takvâ sahibi, gönül zengini ve kendisini ibadete vererek şan ve şöhretten uzak duran ve nefsinin ıslâhı ile meşgul olan kulunu sever.”[5]

“Rabbiniz, koyun güden bir çobanın, bir dağın zirvesinde ezan okuyup namaz kılmasından hoşlanır ve şöyle buyurur: «Benim şu kuluma bakın! Ezan okuyor ve namaz kılıyor! Benden korkuyor. Kasem olsun bu kulumu affettim ve onu cennetime koydum!».”[6]

Bir kudsî hadiste, Allah’ın muhabbetini elde etmenin yolu şöyle gösterilir:

“Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «Her kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona harb ilân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık kazanamaz. Kulum bana, (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne isterse, onu mutlaka veririm; bana sığınırsa, onu korurum…”[7]

Bâzı rivâyetlerde şu ilâve vardır: “…Akleden kalbi ve konuşan dili olurum.”[8]

Sabredenler

Cenâb-ı Hak, kendi yolunda sabırla mücâdele eden kullarını sevdiğini şöyle ifâde buyurur:

“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” (Âl-i İmrân 3/146)

Zâhidler

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e bir adam geldi ve:

“–Yâ Rasûlâllah! Bana bir amel söyle ki onu yaptığımda beni Allah da sevsin insanlar da!” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Dünyaya karşı zâhid ol, ona rağbet gösterme ki Allah seni sevsin! İnsanların ellerinde bulunan şeylere karşı zâhid ol, (onları isteme) ki insanlar da seni sevsin!” buyurdular.[9]

Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ, bakıma muhtaç ehl ü ıyâl sahibi olup dilencilik ve haram kazançtan kaçınan iffetli fakir mü’min kulunu sever.”[10]

Adâleti Ayakta Tutanlar

Cenâb-ı Hak kullarından dâimâ adâlet ister. Bunun hiçbir istisnâsı yoktur. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Eğer aralarında hükmedersen adâletle hükmet! Şüphesiz Allah, adâletli davrananları sever.” (el-Mâide 5/42)

“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin! Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın! Eğer dönerse aralarını adâletle düzeltin ve (her işte) adâletli davranın! Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.” (el-Hucurât 49/9)

“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever.” (el-Mümtehine 60/8)

Bu âyet de gösteriyor ki, cihâdın asıl maksadı, düşmanlık değil, dostluğu umûmîleştirmektir.

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyâmet günü insanların Allah’a en sevgili ve en yakın olanı âdil idârecidir. Allah’ın en çok buğzettiği ve en uzağında olan da zâlim idârecidir.”[11]

Allah’ın Rızâsından Başka Bir şey Düşünmeyenler

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Ey îmân edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; mü’minlere karşı yumuşak ve şefkatli, kâfirlere karşı da izzetli ve şiddetlidirler. Bunlar, Allah yolunda cihâd ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lûtfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.” (el-Mâide 5/54)

Allah’a inanan kişilere şefkatli, inkâr edenlere karşı sert davranmak, hiç kimseye aldırmadan Allah yolunda koşturmak kişiyi O’nun sevgisine nâil eylemektedir.

Yek Vücûd Olarak Allah Yolunda Cihâd Edenler

Allah Teâlâ, İslâm kardeşliği neticesinde birlik ve berâberlik içerisinde, yek vücût hâlinde Allah yolunda cihâd eden, İslâm’ı yaymak için var gücüyle çalışan, yapamayacağı işleri söylemeyen ve Cenâb-ı Hakk’ı çokça tesbîh eden kullarını sever.[12]

Ashâb-ı Kirâmı Sevenler

Bugün biz ashâb-ı kirâma çok şey borçluyuz. Zira onlar, Peygamber Efendimiz’in önüne mallarını, canlarını ve herşeylerini koyarak misli görülmemiş bir fedakârlığa imza attılar. Bu sâyede Kur’ân, Sünnet ve İslâm nîmeti bizlere kadar geldi. Bu emsalsiz iyiliğin hakkını ödeyebilmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla ashâb-ı kirâmı sevmek, onlara hürmet göstermek ve her fırsatta duâ etmek boynumuzun borcudur. Onları tenkîd etmek bizim haddimize değildir. Sahâbeye karşı yaptığımız her saygısızlık ve tenkîdin zararı mutlaka bize dokunacaktır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Ensâr’ı ancak mü’min olan kimse sever ve onlara ancak münâfık olan kimse buğzeder. Kim Ensâr’ı severse Allah da onu sever, kim de onlara buğzederse Allah Teâlâ da ona buğzeder.”[13]

“Ashâbım aleyhinde aslâ konuşmayınız! Ashâbım hakkında konuşmaktan şiddetle sakınınız! Benden sonra onlara kesinlikle laf dokundurmayınız! Onları seven, sırf bana olan muhabbeti sebebiyle sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlığı sebebiyle bunu yapar. Onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş, bana eziyet eden ise Allah’a eziyet etmiş olur. Allah’a eziyet edenin ise, çok geçmeden Allah belâsını verir.”[14]

Bir defasında Rasûlullah (s.a.v) Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i kucağına alıp elbisesiyle sarmış ve şöyle buyurmuşlardır:

“Bunlar benim torunlarım ve kızımın oğullarıdır. Allah’ım, ben onları seviyorum, Sen de sev! Onları sevenleri de sev!”[15]

ÜÇ KİŞİ VARDIR, ALLAH ONLARI SEVER, ÜÇ KİŞİ DE VARDIR ALLAH ONLARA BUĞZEDER

Kudsî hadislerde Cenâb-ı Hak, sevdiği kullarını şöyle haber vermiştir:

“Üç kişi vardır, Allah onları sever, üç kişi de vardır Allah onlara buğzeder.

Allah’ın sevdiği üç kişiye gelince:

Bir kişi bir cemaate gelir, aralarındaki herhangi bir yakınlık sebebiyle değil de, sırf Allah adına onlardan bir şeyler ister. İstediğini vermezler. Bu topluluktan biri yavaşça, kimseye hissettirmeden cemaatin arka tarafına kayar ve isteyen kimseye gizlice ihsanda bulunur. (Öyle gizli verir ki) onun verdiğini sadece Allah ile yardım ettiği kimse bilir.

İkinciye gelince; bir cemaat yoldadır. Gece boyu yürürler. Uyku herşeyden kıymetli hâle gelince konaklarlar. Başlarını koyup yatarlar. İçlerinden biri kalkıp bana karşı tevâzu ve tazarrûda bulunur, âyetlerimi okur.

Üçüncüye gelince; bir kişi seriyyeye katılmıştır. Düşmanla karşılaşır, hezimete uğrarlar. Ancak o ilerler, öldürülünceye veya fethe nâil oluncaya kadar savaşmaya devam eder.

Allah’ın buğzettiği üç kişiye gelince: Bunlar zina eden ihtiyar, kibirli fakir ve zâlim zengindir.”[16]

“Ben’im rızâm için birbirlerini sevenlere, benim rızâm için bolca infâk edenlere, birbirlerini sevmede samîmî davranan sâdıklara, akraba ve dost ilişkilerini kesmeyenlere veya birbirlerini ziyâret edenlere sevgim hak olmuştur.”[17]

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği bir takım vasıfları şöyle haber vermişlerdir:

“Allah güzeldir, güzelliği sever.”[18]

“Allah «Rafîk»tır (rıfk ve mülâyemet sahibidir), rıfkla muâmeleyi sever. Sertliğe ve diğer şeylere vermediği sevabı, rıfkla muâmeleye verir.”[19]

 “Allah (c.c) çok hayâlı ve çok gizlidir. Bundan dolayı hayâyı ve örtünmeyi sever. O hâlde herhangi biriniz gusledeceği zaman örtünsün!”[20]

“Allah Teâlâ; bir şey satarken, alırken, borcunu öderken ve borcunu alırken müsâmaha gösteren kulunu sever.”[21]

Allah Teâlâ, kendine âid isim ve sıfatların tecellîsini kulunda görmeyi sever. “Tek” olduğu için tek’i, güzel olduğu için güzelliği, âlim olduğu için âlimleri, cömert olduğu için cömertliği, ahdine vefâ gösteren olduğu için vefâkarları, sâdık olduğu için doğruları… sevmektedir.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Büyük mükâfatlar, büyük imtihanlardan sonra verilir. Allah Teâlâ bir kavmi sevdiğinde onları imtihanlara tâbî tutar. Kim râzı olur, sabrederse Allah’ın rızâsını kazanır. Kim de kızarsa, Allah da o kimseye gazap eder.”[22]

Büyük müfessir ve muhaddis Fîrûzâbâdî (r.a) şöyle der:

Allah’ın muhabbetini celbeden sebepler on tanedir:

Düşünerek, manalarını anlayarak ve Allah’ın bu âyetlerle bizden ne istediğini idrak ederek Kur’ân okumak, Farzlardan sonra nâfile ibadetlerle Allah’a yaklaşmak. Bu durum insanı muhabbetten sonra mahbûbiyet (sevgili) derecesine ulaştırır. İnsanın her hâlde diliyle, kalbiyle, ilmiyle ve hâliyle Allah’ın zikrine devam etmesi. Kişinin muhabbetten nasibi, bu zikirden nasibi kadardır. Arzu ve isteklerin kabardığı esnada Allah’ın sevdiği şeyi kendi sevdiğimiz şeye tercih etmek. Kalbin Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını öğrenmesi, tekrar etmesi, onları müşahede etmesi ve bu mârifet bahçelerinde gezinmesi. Kim Allah’ı isimleri, sıfatları ve fiilleriyle tanırsa O’nu mutlaka sever. Allah’ın açık-gizli bütün iyiliklerini, ihsanlarını ve nimetlerini görmek. Kalbin Allah’ın huzurunda tamamıyla inkisâr hâlinde bulunması ki en şaşırtıcı ve en makbul sebep budur. Allah Teâlâ’nın dünyâ semâsına nüzûl ettiği seher vakitlerinde O’na münâcâtta bulunmak ve kelâmını tilâvet etmek üzere O’nunla başbaşa kalmak. Kalp ve kalıpla birlikte Allah’ın huzurunda durmak. Sonra bu münâcâtı istiğfâr ve tevbe ile sona erdirmek. Allah’ın seven insanların ve sâdıkların meclislerinde bulunmak, onların sözlerinin en hoş meyvelerinden istifade etmek. Çok lüzumlu olmadıkça ve mânevî hâlimize fayda vermedikçe konuşmamak. Kalbimizle Allah arasına giren bütün sebeplerden uzaklaşmak.

Bu sebeplere sarılan muhibler, muhabbet menzillerine vâsıl olur ve Habîb’in (Sevgili’nin) huzuruna ulaşırlar.[23]

Dipnotlar:

[1] Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 6: 317; Vâhidî, Esbâbu nüzûli’l-Kur’ân, s. 58-59.

[2] Tirmizî, Edeb, 41/2799; Beyhakî, Şuab, 6: 232/4929; Heysemî, 4: 98.

[3] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 5: 332/26617.

[4] et-Tevbe 9/107-108.

[5] Müslim, Zühd, 11.

[6] Ebû Dâvûd, Salâtü’s-Sefer, 3/1203.

[7] Buhârî, Rikâk, 38. Ayrıca bkz. İbn Mâce, Fiten, 16; Ahmed, 6: 256; İbn Hibbân, Sahîh, 2: 58/347.

[8] Taberânî, Kebîr, 8: 221/7880; Heysemî, 2: 248.

[9] İbn Mâce, Zühd, 1.

[10] İbn Mâce, Zühd, 5.

[11] Tirmizî, Ahkâm, 4/1329.

[12] es-Saff 61/4.

[13] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 4.

[14] Tirmizî, Menâkıb, 58/3862.

[15] Tirmizî, Menâkıb, 30/3769. Bkz. Buhârî, Menakîb, 27.

[16] Tirmizi, Cennet 25/2568; Nesai, Zekât 75/2568.

[17] Ahmed, 5: 229.

[18] Müslim, İmân, 147; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 4: 133.

[19] Müslim, Birr, 77.

[20] Ebû Dâvûd, Hammâm, 1/4012.

[21] Muvatta’, Büyû, 46; Beyhakî, Şuab, 13: 534/10740.

[22] Tirmizî, Zühd, 57/2396; İbn Mâce, Fiten, 23; Ahmed, 5: 427.

[23] Fîrûzâbâdî, Besâiru zevi’t-temyîz, 2: 421-422.

Kaynak: Doç. Dr. Murat Kaya, Kitabımız Kur’ân Muhtevâsı ve Fazîletleri, Erkam Yayınlıar

İslam ve İhsan

KUL ALLAH’A NASIL YAKLAŞABİLİR?