Hz. Adem (a.s.) Kimdir?

Hz. Adem (a.s.) Kimdir?

Hz. Adem (a.s.) kimdir, nasıl yaratılmıştır? İlk insan, ilk peygamber ve ilk mürşid-i kâmil: Hz. Adem’in (a.s) hayatı ve kıssası.

Hz. Adem (a.s.) kimdir, nasıl yaratılmıştır? Hz. Adem ve Havva (a.s.) Cennet’ten neden çıkarıldı? Hz. Adem ve Havva (a.s.) yeryüzünde nereye indirildi? Hz. Adem ve Havva (a.s.) kaç yıl ve nasıl tövbe etti? Hz. Adem ve Havva (a.s.) nasıl affedildi? Hz. Adem’in (a.s.) eşi ve çocukları kimdir? Hz. Adem (a.s.) nerede ve ne kadar yaşadı? Hz. Adem’in (a.s.) meslekleri nelerdir? Hz. Adem (a.s.) ne zaman vefat etti? Hz. Adem’in (a.s.) kabri nerede? İlk insan, ilk peygamber ve ilk mürşid-i kâmil: Hz. Adem’in (a.s) yaratılışı, Cennet’ten dünyaya indirilişi ve yeryüzündeki hayatı…

HZ. ADEM’İN (A.S.) KISACA HAYATI – Adem Aleyhisselam Kimdir?

Hz. Adem (a.s.) ilk olarak cennet ve dünyâ hayatını yaşayandı, ilk örtünendi, ilk unutandı, ilk hatâ yapandı, ilk tevbe edendi, ilk peygamberdi (Kendisine 10 sahîfe indirilmiştir.), ilk tevhîd mücâdelesi verendi, ilk evlâd acısını duyandı, ilk selâmlaşandı, ilk defa toprağı işleyendi, hâsılı o ilk insandı, ilk insan ve ilk peygamberdir, bütün insanlığın atasıdır.

Hz. Adem’in (a.s.) Kur’an-ı Kerim’de adı 25 defa geçer. Ülü’l-azm (En yüksek derecedeki) peygamberlerdendir. Allah bütün isimleri Hz. Adem’e (a.s) öğretti.

Allah önce Hz. Adem‘i (a.s.) sonra Havva validemizi yarattı ve onları birbirine nikahladı.

Allah’ın emri ile bütün melekler Hz. Adem’e (a.s) secde etti fakat şeytan secde etmedi. Şeytan bu yüzden Allah’ın huzurundan kovuldu. Bunun üzerine şeytan gerekçesinde haklı olduğunu ispat etmek için Allah’tan insanları doğru yoldan çıkarabilmek için izin istedi. Böylece insan ile şeytan, hak ile batılın kıyamete kadar sürecek savaşı başladı.

Hz. Adem (a.s.) Havva annemiz ile birlikte Cennet’te iken yasak meyveyi yemeleri sonrası Cennet’ten çıkarılıp yeryüzüne indirildi ve insanoğlu için dünya hayatı başladı.

Hz. Adem (a.s.) ile Hz. Havva dünyaya indirildikten sonra uzun bir süre ayrı kaldılar. Allah tövbelerini kabul edip onları affetti ve birbirlerine kavuşturdu. Hz. Adem (a.s.) ilk defa toprağı işledi, tarım ve hayvancılıkla uğraştı.

Hz. Adem’in (a.s.) oğullarından Kabil, Habil’i öldürerek yeryüzündeki ilk cinayeti işledi. Hâbil öldürüldükten sonra Allah Hz. Adem ve Havvâ’ya salih evlat olarak Hz. Şit’i (a.s.) verdi. Hz. Şit’i (a.s.) Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçmeyen peygamberlerden biri olup kendisine 50 sayfa (suhuf) indirildi.

Hz. Adem (a.s.) kaç yılında vefat ettiği bilinmemekle birlikte cuma günü vefat etti. Hz. Adem’in (a.s.) 930 veya 1000 sene yaşadığı rivayet edilir.

Hz. Adem’in (a.s.) kabri rivayetlere göre ise Mekke’de Ebûkubeys mağarasında veya Hindistan’daki Nevz dağındadır.

İlk insan ve ilk peygamber Adem Peygamberin ayrıntılı hayatı…

HZ. ADEM’İN (A.S.) HAYATI – Adem Peygamber Kimdir?

İnsanın bu âlemde zuhûru, Âdem -aleyhisselâm- ile başlamıştır. İlk insan, ilk peygamber ve ilk mürşid-i kâmil odur. Kıyâmete kadar teselsül edecek bütün insan­lık nesli, ilk yaratılış ânında üstüste çakışmış sonsuz gölgeler gibi onun ferdî varlı­ğında meknûz ve mündemiçti. Bu hakîkate işâret etmek üzere âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:

“Ey insanlar! Sizi tek bir nefsten (Âdem’den) yaratan, ondan da eşi (Havvâ’yı) yaratarak (yeryüzünde) ikisinden birçok erkek ve kadın var eden Rabbinizden sakının!..” (en-Nisâ, 1)

Allâh Teâlâ, insanı mükerrem kıldığını ve bütün mahlûkattan daha şerefli yarattığını şöyle beyân buyurmaktadır:

“Celâlime yemin olsun ki Biz, hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sâhibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vâsıtaları ile) karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik, yine onları, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.” (el-İsrâ, 70)

Böyle mükemmel yaratılmış bulunan insan, kudret-i ilâhiyenin binbir nakışı ile müzeyyen olan bu âlemde ilâhî san’atın zirvesini teşkîl eder.

Küçük bir âlem olması açısından Âdem ile büyük bir âlem olan kâinât, aslı aynı olan bir hakîkatin iki ayrı imkânda birer farklı tezâ­hürü olduğundan, bir yaprağın iki yüzü gibidir; âdeta ikiz kardeştir. Diğer bir ifâdeyle insan, kâinâtın küçültülmüş şekli olduğu için, kâinâttaki esrârın anlaşılması ve eşyânın hakîkatinin idrâk edilmesinde en büyük vazîfe ona düşmektedir.

Bir buğday tanesi, buğday cinsinin tüm husûsiyetlerini içinde taşıdığı gibi, her çeşit tohumun içinde o cinsin bütün husûsiyet ve karakteri mevcuttur. İnsan da, kâinatta var olan her şeyin hakîkatini muhtevî müstesnâ bir varlıktır. Bu bakımdan insan, âdeta kâinâtın içinde dürüldüğü bir öz, bir tohum gibidir.

İnsanın yaratılmasında birçok ilâhî maksat vardır. Bunlardan biri de, Allâh Teâlâ’nın, hilkat san’at ve güzelliğine delil olabilecek bir zirve vücûda getirmek istemesidir. İnsanın yaratılmasındaki mu­râd-ı ilâhî o kadar mühimdir ki bu maksadın gerçekleşebil­mesi için Cenâb-ı Hak, idrâk edebildiğimiz ve edemediğimiz husûsiyet­leriyle bütün bir kâinâtı halketmiş ve onu insanın istifâdesine sunmuştur.

İnsan, yeryüzünü îmâr etmek ve gönül mahsûlü eserler meydana getirmekle mükelleftir. Çünkü o, yeryüzünde Allâh’ın halîfesi olmak için yaratılmıştır. Cenâb-ı Hakk’a vekîl olarak yaşamak demek olan bu hilâfet vazîfesi, fıtrat-ı asli­yede meknûz istîdâdlarında, yâni fıtratında bu vazîfeyi yerine getirebilecek kâbiliyetleri taşıması itibâriyledir. Allâh Teâlâ, bu istîdâdın yeşer­meye memur bir tohum gibi geliştirilerek matlûb neticeyi hâsıl edebilmesi için ge­rekli programı, yâni emir ve nehiyleri Kur’ân-ı Kerîm’de beyân etmiştir. Buna hakkıyla riâyet edenlerin mânevî derecelerini bildirmek üzere hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur:

“Her kim Be­n’im ve­lî bir ku­lu­ma düş­man­lık eder­se, Ben ona kar­şı harb îlân ede­rim. Ku­lum, Bana en çok ken­di­si­ne em­ret­ti­ğim farz­ları îfâ ederek yaklaşır. Farz­la­ra ilâ­ve­ten iş­le­di­ği nâ­fi­le ibâ­det­ler­le de yak­la­şmaya devâm eder; ni­hâ­yet Ben onu se­ve­rim. Ku­lu­mu se­vin­ce de Ben âdeta onun işi­ten ku­la­ğı, gö­ren gö­zü, tu­tan eli ve yü­rü­yen aya­ğı olu­rum. Ben­’den ne is­ter­se mut­la­ka ve­ri­rim, Ba­na sı­ğı­nır­sa onu ko­ru­rum.” (Bu­hâ­rî, Ri­kâk, 38)

KUR’AN’A GÖRE KAÇ ALEM VARDIR? – 18 Bin Alem Var Mıdır?

Âyet-i kerîmede:

“Hamd, ancak Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur.” (el-Fâtiha, 1) buyrulur. Hak Teâlâ birçok âlem yaratmıştır. Bu âlemlerin 18.000’den 360.000’e kadar olduğuna dâir muhtelif rivâyetler bulunmaktadır. Bu rivâyetler, insan aklının âlemlerin sayısını idrâk edemeyeceğinden dolayı kesretten kinâye sayılabilir. Bütün bu âlemler:

Halk âlemi, Emr âlemi,

şeklinde iki esas sınıfta mütâlaa edilebilir. İnsanın yaratılışı bu iki âlem­den de hisse almıştır.

Allâh Teâlâ’nın yaratmasının halk ve emr şeklinde olduğu âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:

“…Bilmiş olun ki, halk da emr de ancak Allâh’a âittir. Âlemlerin Rabbi olan Allâh ne yücedir!” (el-A’râf, 54)

Bu âyetle alâkalı olarak Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, şu îzâhı yapmaktadır:

“Baştan sona takdîr ve tekvîn (var etme) de O’nun, kabul etme ve şerîat koyma da O’nundur. Şu hâlde hacim ve miktârı bulunan yaratıklar da O’nun mülkü, onlar üzerinde cereyan eden hacimsiz miktarsız emirler de… Yâni yaratma da O’nun, yürütme de O’nun; cisim, madde ve şekil O’nun îcad ve yapısı, onları yürüten kuvvet ve rûh da O’nun tesir ve gücüdür. O’ndan başkası ne yokluğa vücud ne de mümkünlere vücûb verebilir. Var etme O’nun, vâcib kılmak O’nun, hârika O’nun, kanun O’nun, bütün mâsivâ (Allâh dışında her şey) O’nun hükmü altındadır; O’nun yaratma ve emrinden ibârettir. O ise her şeyi yaratan ve mutlak tasarruf sâhibidir; gerçekte ne O’nun îcâdına dayanmayan bir mevcûd bulunabilir, ne de onun emir ve îcâbına uymayan emirler, emir olabilir.”

Za­man ve mekânla mu­kay­yed olarak ya­ra­tıl­mış­ varlıklar­dan te­şek­kül eden âleme “halk âle­mi” denir. Bu­na mülk ve şe­hâ­det âle­mi de de­ni­lir. Zâ­hi­rî beş du­yu­muz­la his­set­ti­ği­miz şey­ler bu âlem­den­dir.

Meta­fizik, mânevî ve derûnî âleme de “emr âlemi” denilir. Diğer bir ifâdeyle emr âle­mi, za­man ve mad­de mevzuu­ba­his ol­mak­sı­zın Ce­nâb-ı Hakk’ın “kün” yâni “ol” em­ri ile var olan âlemdir. Bu­na me­le­kût ve gayb âle­mi de de­ni­lir. Akıl, nefs, rûh, kalb, sır vb. le­tâ­if­ler bu âle­me âit­tir. Kur’ân-ı Kerîm’de:

“…De ki: Rûh, Rabbimin emrindendir!..” (el-İsrâ, 85) buyrularak rûhun da emir âleminden olduğu beyân edilmiştir.

Bu iki âlemde cereyân eden iki ayrı yaratmaya işâret etmek üzere âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Bir şey yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı (sadece) «Ol!» demekten ibâ­rettir. (O da) hemen oluverir.” (Yâsîn, 82)

İNSAN NEDEN YARATILDI? – İnsanın Yaratılışı

1. İnsanın yaratılışının esas maksadı, Cenâb-ı Hakk’a kulluk ve mârifetullâhtır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ben cinleri[5] ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım!” (ez-Zâriyât, 56)

Âyette yaratılışın gâyesi olarak zikredilen “kulluk” öyle şerefli bir mertebedir ki, onun bu yüce mevkii kelime-i şehâdette de görülmektedir. Nitekim orada Peygamber Efendimiz’in önce “kul” sonra “rasûl” olduğu ifâde edilmektedir. Bu da kulluğun daha öncelikli, risâletin ise kulluğun sınırları dâhilinde olduğunu göstermektedir.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisine aşırı tâzim gösteren kimselere:

“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Yüce Allâh, beni rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” (Heysemî, IX, 21) ikâzında bulunarak kulluğun kıymetini bildirmiştir.

Diğer bir âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ:

(Rasûlüm!) De ki: Duânız (kulluk ve yalvarmanız) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?! (Ne kıymetiniz var!)…” (el-Furkân, 77) buyurmaktadır.

Kulluğun bir mânâsı da “mârifetullâh” yâni Cenâb-ı Hakk’ın tanınması ve bilinmesidir. Nitekim İmâm-ı Mâturîdî -rahmetullâhi aleyh-, îmân için iki esâsın mecbûrî olduğunu söylemektedir:

Mârifetullâh

İnsanın yaratılması, “kulluğun yerine getirilmesi” ve “Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi” gâyesine mâtuftur. Zîrâ yaratılışımızın sebebiyle alâkalı olarak yukarıdaki âyet-i kerîmede «لِيَعْبُدُونِ» “Bana kulluk etmeleri için” (ez-Zâriyât, 56) buyrulmuştur. Bâzı müfessirler bu kelimeyi «لِيَعْرِفُونِ» “Allâh’ı tanıyabilme, Rabbi kalbde tanımak sûretiyle mârifetullâha erme” şeklinde tefsir etmişlerdir. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, IV, 255)

Muhabbet

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“…Îmân edenlerin Allâh’a olan muhabbetleri ise her şeyden daha şiddetli ve daha kuvvetlidir…” (el-Bakara, 165)

İnsanın yaratılmasına evveliyetle Cenâb-ı Hakk’ın varlığı ve mârifetini (bilinmesini) murâd etmesi sebep olmuştur. Nitekim hadîs-i kudsîde şöyle beyân buyrulmuştur:

“Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmemi arzu ettim (mârifetime muhabbet ettim) de (bu) kâinâtı yarattım…” (İ. Hakkı Bursevî, Kenz-i Mahfî)

Dolayısıyla yaratılışımızın en önemli sebep ve hikmetlerinden bir diğerini de Cenâb-ı Hakk’ı her şeyden çok sevmek teşkil etmektedir. Çünkü O bizi sevmiş, sayamayacağımız sonsuz nîmetler lutfetmiş, bunun netîcesi olarak da kullarından en çok Zât-ı Ulûhiyet’ine muhabbet etmelerini ve diğer varlıklara duydukları muhabbetin bunu gölgede bırakmamasını istemiştir. Şâyet aksine davranırlarsa bunun büyük bir vebâli ve elîm bir azâbı mûcib olduğunu beyân etmiştir. Mevzuyla alâkalı bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“Ey îmân edenler! Sizden kim dîninden dönerse (bilsin ki) Allâh onların yerine öyle bir kavim getirir ki Allâh onları sever onlar da Allâh’ı severler…” (el-Mâide, 54)

Diğer bir âyet-i kerîmede de, fertlerin ve kavimlerin helâkinin âdeta birinci sebebinin, “muhabbetin kesilmesi” olduğu bildirilmektedir:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabalarınız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticâretiniz, hoşlandığınız meskenler size Allâh’tan, Rasûlü’nden ve Allâh yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise, artık Allâh hakkınızda (azap) emrini getirinceye kadar bekleyin. Allâh öyle fâsıklar gürûhunu hidâyete erdirmez.” (et-Tevbe, 24)

Hadîs-i şerîfte ise îmânın halâvetini, ancak şu üç husûsiyeti taşıyan kimsenin tadabileceği bildirilmektedir:

“- Allâh ve Rasûlü’nü her şeyden daha çok sevmek, imandan sonra küfre düşmeyi, ateşe düşmek kadar tehlikeli görmek, Allâh için sevmek ve Allâh için buğzetmek.” (Buhârî, Îmân, 9, 14; Müslim, Îmân, 67)

Ancak Allâh’a muhabbetin şartı, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gö­nülden ittibâ, iktidâ ve fart-ı muhabbettir. Yâni O’nda fânî olmaktır. Cenâb-ı Hak buyurur:

(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız, Bana tâbî olunuz ki Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret etsin! Allâh Gafûr’dur, Rahîm’dir.”[6] (Âl-i İmrân, 31)

Hadîs-i şerifte de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet hakîkî îmânın şartı olarak zikredilmiştir:

“Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin olsun ki, sizden biriniz, ben kendisine anasından, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça hakîkî mânâda îmân etmiş olamaz.” (Buhârî, Îmân, 8)

2. Cenâb-ı Hak yaratma sıfatındaki azamet ve hârikulâdeliği yâni san’atının yüceliğini göstermek için insanı yaratmıştır. Zîrâ insan bir yaratılış hârikası ve îcad bedîasıdır. Nitekim Zâriyât Sûresi’nin 20 ve 21. âyetlerinde şöyle buyrulur:

“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefslerinde Allâh’ın aza­metini gösteren deliller vardır. Görüp de düşünmez misiniz?”

Ayrıca Cenâb-ı Hak, bir başka âyet-i kerîmede insanın yaratılış safhalarını bildirdikten sonra azametini şu şekilde ifâde buyurur:

“…Yaratanların en güzeli[7] Allâh, ne yücedir!” (el-Mü’minûn, 14)

İnsanın yaratılış bedîası olmasının bir diğer vechesi de mahlûkâtın en şereflisi ve Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzündeki halîfesi kılınmasıdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Hatırla ki Rabbin meleklere: «Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.» demişti…” (el-Bakara, 30)

Müfessir İ. Hakkı Bursevî, âyeti kerîmedeki “halîfe yaratacağım” ifâdesini şöyle tefsîr etmiştir:

“Ken­di irâ­dem­den, kud­ret ve sı­fa­tım­dan ona bâ­zı sa­lâ­hi­yet­ler ve­re­ce­ğim; o Ba­na izâ­fe­ten, Ba­na ve­kâ­le­ten mah­lû­kâ­tım üze­rin­de bir­ta­kım ta­sar­ruf­la­ra sâhip ola­cak; Be­n’im nâ­mı­ma ah­kâ­mı­mı ic­râ ede­cek; o bu hu­sus­ta asıl ol­ma­ya­cak; ken­di zâ­tı ve şah­sı adı­na asâ­le­ten ah­kâ­mı ic­râ ede­cek de­ğil, an­cak Be­n’im bir nâ­ibim ve ve­kî­lim ola­cak. İrâ­de­siy­le Be­n’im irâ­de­le­ri­mi, Be­n’im emir­le­ri­mi, Be­n’im ka­nun­la­rı­mı tat­bîke me­mur bu­lu­na­cak. Son­ra onun ar­ka­sın­dan ge­len­ler ve ona ha­lef ola­rak ay­nı va­zî­fe­yi ic­râ ede­cek olan­lar bu­lu­na­cak, «O (yü­ce Al­lâh) si­zi yer­yü­zün­de ha­lî­fe­ler kıl­dı.» (el-En’am, 165) sır­rı zâ­hir ola­cak.” (El­ma­lı­lı, Hak Dîni Kur’ân Dili, I, 299-300)

Gerçekten insan, Hakk’a yakınlık bakımından meleklerin bile gıpta ettiği bir vasıf ve istîdâdda yaratılmıştır. Bu hakîkat âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyrulur:

“Muhakkak ki biz insanı ahsen-i takvîm üzere (en güzel biçimde) yarattık.” (et-Tîn, 4)

3. Cenâb-ı Hak, esmâ-i ilâhiyesinin tecellîsini daha üstün bir seviyede göstermek için insanı yaratmıştır.

“Allâh Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanınız.” (Münâvî, et-Teârîf, s. 564) hadîs-i şerîfi de bu mânâya işâret etmektedir. Zîrâ esmâ-i ilâhiyenin en büyük nisbette tecellîsi, mahlûkât arasında daha ziyâde insanda görülmektedir. Meleklerde kibriyâ ve mudill gibi esmânın tecellîleri olmadığı için nefs engeli de yok­tur, günah işlemezler. Bu sebeple nefs engelini aşıp vâsıl-ı ilâllâh ve halîfetullâh olabilme istîdâdı, yalnız insana lutfedilmiştir.

Nitekim eşref-i mahlûkât olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sel­lem-, Mîrâc’da, meleklerin en büyüğü olan Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın bile geçemediği hudûdun, yâni Sidre-i Müntehâ’nın ötesine geçirilmiştir.

HZ. ADEM’İN (A.S.) YARATILIŞI – Hz. Adem (a.s.) Neden Yaratıldı?

Kâinâtın hâlıkı ve mâliki olan Allâh Teâlâ, kendi varlığını bilmesi, ibâdet ve tâatte bulunması ve yeryüzünü îmâr etmesi için mahlûkâtın en şereflisi olarak “insan”ı yaratmayı murâd etti. Daha önce halkettiği ve sâdece ibâdetle vazîfelendir­diği meleklere bu ilâhî irâdesini şöyle beyân etti:

“Hani Rabbin meleklere: «Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.» buyurmuştu. Melekler: «Bizler hamdinle Sen’i tesbîh ve takdîs edip dururken, yeryüzünde fesad çıkaracak, kanlar dökecek bir kimseyi mi yaratacaksın?» dediler. Allâh da onlara: «Sizin bilemeyeceğinizi herhâlde Ben bilirim!» dedi.” (el-Bakara, 30)

Allâh’ın bu buyruğu karşısında melekler, hep birlikte:

“«Yâ Rab! Sen’i her türlü noksan sıfatlardan tenzîh ederiz, Sen’in bize öğret­tiklerinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Alîm ve Hakîm[8] olan ancak Sen’sin!» dediler.” (el-Bakara, 32)

Hilafet Nedir? – Halife nedir?

Hilâfet, vekâlet gibi asâletin mukâbili olarak başkasına niyâbet etmek yâni az veya çok onun yerini tutarak onu temsil etmek demektir. Burada halîfe, vekil mânâsında olup, Allâh’ın irâdesini yeryüzünde temsîl eden, emir ve nehiylerini tatbîk eden kimse demektir. Buna göre insan, Allâh’ın nûrunu tamamlamasına bir vâsıta ve vesîle olacaktır.[9]

Vekâlet, aynı zamanda aslın nâibine bir şeref bahşederek onu tekrîm etmesidir. Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlerini yeryüzünde halîfe kılması da bu kabîldendir. Zâten insana üflenen rûhta da, böyle bir emâret yâni bir yönetme vasfı bulunmaktadır. Yoksa bu hilâfet, hiçbir şekilde “ulûhiyete vekâlet” mânâsına gelmemektedir.

Bu âyet-i kerîmede, Cenâb-ı Hakk’ın meleklerle bir nevî müşâveresinden bahsediliyor ve Allâh Teâlâ bir halîfe yaratacağını beyân ettiğinde melekler âdeta kendilerinin buna daha lâyık olduklarını sezdirmeye çalışarak, Allâh’ı çokça tesbih ve tenzih ettiklerini öne sürüyorlar. Ancak Cenâb-ı Hak, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurarak bir bakıma meleklerin bu tesbih ve tenzih husûsiyetlerinin hilâfet için kâfî gelmediğini, kendisinden bir sır yâni rûh üflenmesi keyfiyetinin ve esmâ tâliminin buna vesîle olacağını ifâde buyurmuş oluyor.

Dolayısıyla insan, bir îcâd bedîası, yâni ilâhî bir san’at hârikası olup hem zâhiri, hem de bâtını ile halîfeliğe lâyıktır. Allâh’ın hemen hemen bütün esmâsının kendisinde kâmil tecellîsi olan mükemmel bir varlıktır.

MELEKLER İNSANLARIN İLERDE KAN DÖKÜP FESAT ÇIKARACAĞINI NASIL BİLDİLER?

1. Melekler, insanın yaratılış hikmetinin ne olduğunu öğrenmek istemişlerdir. Yoksa bunu îtiraz olsun diye veya Hazret-i Âdem’e hasetlerinden dolayı yapmamışlardır. Zîrâ nassların bildirdiğine göre meleklerde Allâh’a isyan ve îtiraz etme vasfı, haset ve kin gibi kötü huylar bulunmaz.

2. Meleklerin, insanın yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökeceğini levh-i mahfuzdan öğrenmiş olabilecekleri ihtimâli bulunmaktadır. Bu yüzden böyle bir suâl sormuş olabilirler. Nitekim bâzı kelâm âlimleri, meleklerin levh-i mahfûzu görüp okuyabildiklerini söylemişlerdir.[10]

3. Hak Teâlâ daha önce bu durumu onlara bildirdiği için böyle bir suâl sormuş da olabilirler.

4. Bir başka görüşe göre de melekler, cinlerin bozgunculuk ve fesad çıkardıklarını daha önceden bildikleri için bu suâli sormuşlardır.

Rivâyet edilir ki, Yüce Mevlâ, Âdem -aleyhisselâm-’ı yaratmak istediği zaman yeryüzüne:

“Ben, senin toprağından kendime halîfe yaratacağım. Onlardan bana itaat edenler ve isyânda bulunanlar olacaktır. Bana itaat eden kimseyi cennete; isyân eden kimseyi de cehenneme sokacağım.” diye ilhâm etti.

Sonra Allâh Teâlâ, dört meleği; Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl -aleyhimüsselâm-’ı sırasıyla yeryüzüne gönderdi. Onlardan, ayrı ayrı yerlerden birer avuç top­rak getirmelerini istedi. Melekler bu emri yerine getirmek için yeryüzüne indikle­rinde, yeryüzü:

“–Bu alacağınız topraktan insan yaratılacak ve o, Allâh’a âsî olacak; bu yüzden de cehenneme girecek. Neticede benim bir parçam cehennemde yanacak!” diyerek toprağını vermek istemedi.[11]

Bunun üzerine Cebrâîl, Mîkâîl ve İsrâfîl -aleyhimüsselâm- yeryüzünden hiçbir­ şey alamadan Rab’lerinin katına dönüp şöyle dediler:

“–Yâ Rabbî, yer sana sığındı, cehennemde yanmak üzere toprağını vermekten çekindi. Biz de kendisini zorlamayı uygun görmedik!”

Ancak Azrâîl -aleyhisselâm- yeryüzünün bu sığınmasına:

“–Ben de Allâh’ın emrini yerine getirmemiş olarak O’nun katına çıkmaktan yine O’na sı­ğınırım.” şeklinde mukâbelede bulundu ve yeryüzünün muhtelif yerlerinden çeşitli renklerde kırmızı, beyaz ve siyâh topraklar aldı. Sonra bunları karıştırarak Cenâb-ı Hakk’a arzetti. Azrâîl -aleyhisselâm-’a, bu kararlılığından dolayı rûhları kabzetmek vazîfesi verildi.[12]

İnsan topraktan yaratıldığı için toprağın özelliklerini taşır. Toprak, zaman za­man kurur, sıcaktan kavrulur, suya hasret çeker. Bir mevsim kışın cefâsına katlanır. Bereketli bahar yağmurları ile yeniden dirilir. Binbir güzellik, renk, koku ve âhengi ile ilâhî kudret nakışlarını sergiler.

İnsanın da toprağa benzer ortak bir kaderi vardır. Dünyevî ihtirasların girdabında çöllerdeki kum fırtınaları gibi çalkalanır durur. Nefsin sultasında kendisini perişân eder. Ancak nefs engelini aşması neticesinde kâmilleşir. Toprağın bahar yağmurlarıyla hayat bulması gibi feyz ve rahmet tecellîlerine nâil olarak diğergâm­laşır. Böylece kendisine gelen nîmetleri, bir bahar bereketinin güzellik ve bolluğu içerisinde Allâh rızâsı için münbit topraklar misâli etrafına infâk eder.

İnsanın fânî vücûdu, topraktan yaratıldığı için toprakla gıdâlanır ve neticede toprakta yok olur. Yâni aslına döner. Topraktaki bütün elementler, insan vücûdunda -az veya çok- mevcuttur. İnsan vücûdu, aynı zamanda toprağın ayrı bir görünüşüdür. Nitekim bir rivâyete göre Âdem -aleyhisselâm-, topraktan yaratıldığı için “Âdem” diye isimlendiril­miştir.[13] Âdem -aleyhisselâm-’ın topraktan yaratıldığı, âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:

“…Allâh onu topraktan yarattı. Sonra da ona «ol!» dedi ve (o da) oluverdi.” (Âl-i İmrân, 59)

Toprak, kırmızı, siyah, beyaz ve benzeri muhtelif renklere sâhip olduğu gibi ondan yaratılan insanlar da muhtelif renkler taşımaktadır. Aynı şekilde toprağın katı ve yumuşak tarafları olduğu gibi insanlar da kâbiliyet ve istîdâd olarak farklı farklıdır. Bu hakîkati âyet-i kerîme şöyle haber vermektedir:

“Görmedin mi Allâh gökten su indirdi. Onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık). İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allâh’tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allâh, Azîz’dir, Gafûr’dur.” (Fâtır, 27-28)

Bu hususta Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de şöyle buyurmaktadır:

“Allâh Teâlâ, Âdem’i yeryüzünün her tarafından aldığı bir tutam topraktan ya­ratmıştır. Bu sebeple Âdemoğullarının, o topraklara izâfeten bir kısmı kırmızı, bir kısmı beyaz ve siyah, bir kısmı da bu renklerin karışımındaki bir renkte; bir kısmı yumuşak, bir kısmı sert, bir kısmı iyi huylu, bir kısmı kötü huylu olarak (yâni muhtelif istîdâd, husûsiyet ve karakterde) dünyâya gelmiştir.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 16)

Rivâyet edildiğine göre, “Allâh, Âdem’in hilkat toprağını kırk gün eliyle yoğurmuştur.” (Taberî, Tefsir, III, 306) Bu günlerden her biri, keyfiyeti bizlerce meçhûl olan bir zaman dilimidir.

Kaynakların verdiği bilgiye göre Âdem’in yaratıldığı çamur, kırk sene kendi hâline bırakıldı. Kalıp olarak pişti. Üzerine otuz ­dokuz sene hüzün yağmuru, bir sene de sürûr yağmuru yağdı. Bunun için âdemoğ­lunun hüznü, sürûrundan daha çoktur. Hikmet ehli demişlerdir ki:

“İşte dünyâ! Şâyet bir gün güldürecek olsa günlerce ağlatır.”

Bahsedilen bu yağmur, maddî bir yağmur değil, mânevî bir tecellîdir. Mecâzen yağmur olarak bildirilmektedir.

Hüzünden sonra, dâimâ sürûr gelir. Büyük mükâfâtlar, büyük sabır ve ıztıraplardan sonradır. Mîrâc mûcizesinin, cefâlı, ıztıraplı ve elemli Tâif Seferi’nin ardından ihsân edilmesi ve çileli bir Mekke devrinden sonra saâdetli bir Medîne devrinin gelmesi gibi…

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten bu zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” (el-İnşirah, 5-6)[14]

İnşirah Sûresi nâzil olduğunda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cenâb-ı Hakk’ın bir zorluğa karşılık iki kolaylık takdîr buyurmasına çok sevinmiş, son derece mesrûr ve mütebessim bir şekilde:

“Bir zorluk iki kolaylığa aslâ gâlip gelemez. Çünkü «Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.» (el-İnşirah, 5-6)” buyurarak ashâbının yanına çıkmıştır. (Hâkim, II, 575)

Hayatın meşakkatleri karşısında zor durumda kalan kimselere bir çıkış yolu göstermek üzere şâir şöyle der:

“Herhangi bir zorlukla karşılaştığında İnşirah Sûresi’nin derin mânâlarını tefekkür et! Orada bir zorluk iki kolaylık arasında zikredilmektedir. Bunu iyice düşündüğün zaman ferahlarsın, sıkıntın zâil olur.”

Muhakkak ki dünyâ, çeşitli çilelerle dolu bir imtihan mekânıdır. Âyet-i kerîmede bu hususla ilgili olarak şöyle buyrulur:

“And olsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden bi­raz noksanlaştırma (fakirlik) ile imtihân ederiz. (Ey Rasûlüm!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler ki, kendilerine bir belâ geldiği zaman: «Biz Allâh’a âidiz ve biz, elbette O’na döneceğiz!» derler. İşte Rablerinden mağfiret ve rahmet hep onlaradır. Ve hidâyete erenler de yalnız onlardır.” (el-Bakara, 155-157)

Cemâdât ve nebâtâtta dahî yaygın bir sabırdan sonra olgunlaşma vardır. Baharın gelmesi, toprağın bir kış mevsiminde çektiği çileden sonradır. İnsan da çile­ ve sabırla olgunlaşır, kâmil insan hâline gelir.

HZ. ADEM (A.S.) NASIL YARATILDI? – İnsanın Yaratılış Aşamaları

Kur’ân-ı Kerîm’de Hazret-i Âdem’in topraktan yaratılış safhaları şöyle beyân buyrulmaktadır:

1. Toprak Safhası

“…(Allâh) Âdem’i topraktan yarattı, sonra ona “ol” dedi, o da hemen oluverdi. (Âl-i İmran, 59)

İnsan topraktan yaratıldığı için toprağın farklı husûsiyetlerini bünyesinde taşımaktadır. Toprak killi, kumlu, sert, yumuşak olduğu gibi insanlar da tabiat itibâriyle farklılık arz etmektedir. Toprak çiğnenir, her şey onun üzerinde rahatlıkla işlenebilir. Toprak buna karşı hiçbir aksülamelde bulunmaz. İşte, insandaki sabır, tevâzu ve alçak gönüllülük gibi vasıflar buradan gelmektedir. Buna mukâbil, toprağın hareketsizliğinden atâlet ve tembellik gibi vasıflar da insanda tezâhür etmektedir.

2. Çamur Safhası

“Allâh yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratmış ve insanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır.” (es-Secde, 7)

Çamur safhasında su devreye girmektedir. Su, öncelikle temizleyicidir ve temizliği temsil eder. Bu açıdan da su insandaki iffeti, namusu ve maddî-mânevî temizlik duygularını temsil etmektedir.

3. Yapışkan Çamur Safhası

“…Şüphesiz Biz onları (Âdem ve neslini) yapışkan bir çamurdan yarattık.” (es-Sâffât, 11)

Yapışmak, kopmamak insanın sadâkat duygusunu ve bağlılığını gösterir. İnsanın inat etmesi ve müdafaa ettiği fikirlerinde ısrar etmesi de bu safhanın bir neticesidir.

4. Havada Kurumuş Çamur Safhası

“And olsun Biz insanı, (havada) kurumuş bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” (el-Hicr, 26)

Âyette zikredilen “salsâl: havada kurumuş çamur” safhasında “hava” unsuru devreye girmektedir. Hava, insanın çamuruna hareketliliği getirmiştir. İnsan tabiatındaki istikrarsızlık, döneklik, ahde vefâsızlık ve yıkıcılık vasıfları bu safhanın bir neticesidir.

5. Şekillenmiş Balçık Safhası

“Hani, Rabbin meleklere demişti ki: «Ben (havada) kurumuş bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan bir insan yaratacağım.»” (el-Hicr, 28)

“Hame-i mesnûn: şekillenmiş balçık” safhası insanın şekil alma, terbiye ve tezkiye edilebilme husûsiyetine işâret etmektedir. Onun bu vasfının iyiye de kötüye de kullanılma imkânı vardır. Mühim olan ona, doğru bir istikâmet verebilmektir.

6. Ateşte Pişmiş Çamur Safhası

“Allâh insanı, ateşte pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.” (er-Rahmân, 14)

Bu safhada ateş unsuru devreye girmektedir. İnsanın kibir, gurur, kıskançlık, Allâh’ın emirlerine karşı gelme ve aldatıcı olma vasıfları ateşten neş’et etmektedir.

Mü’minûn Sûresi’nin 12-14. âyetleri Hazret-i Âdem’den sonra onun sulbünden gelecek her bir insanın yaratılış mâcerâsını şöylece hülâsa etmektedir:

“And olsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta (ana rahminde) bir nutfe hâline getirdik. Sonra o nutfeyi, bir aleka (yapışkan ve döllenmiş yumurta) yaptık. Peşinden, o alekayı bir mudğa[15] (bir çiğnem et) hâline getirdik; peşinden bu bir çiğnem eti, kemiklere (iskelete) çevir­dik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla (insan olarak) meydana getirdik. İşte yaratanların en güzeli[16] olan Allâh pek yücedir.” (el-Mü’minûn, 12-14)

Tıp ilmi, bu bilgilere ancak asrımızda ulaşabilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de ise; Cenâb-ı Hak, insanın yaratılış safhalarını 1400 küsur sene evvel ilmî gerçeklere uygun bir sûrette haber vermiştir.

Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, insanın ibretlerle dolu dikkate şâyân yaratılış safhalarından bahsetmektedir. Bu safhaların evvelini teşkîl eden çamur yâni Hazret-i Âdem’in yaratılışındaki toprak safhası, gö­rünüm itibârıyla hiçbir zarâfeti bulunmayan değersiz bir maddedir. Bundan sonraki safhalar ise, atılmış değersiz bir su; yapışkan ve donuk bir kan pıhtısı; ağızda çiğnenmiş bir görüntü arzeden, câzib olmayan ve hattâ tiksinti veren bir madde… Daha sonra ilâhî kudret tecellîsiyle bir zarâfet ve ihtişâm manzarasını teşkîl eden san’at hârikası in­sanın teşekkülü… Müteâkıben maddenin ve rûhun dinçlik ve zindeliği, nihâyet bu gelişme seyrinin tersinden tekrârıyla, yine geldiği yer olan toprakta çürüyüp kaybo­luş!.. Ardından, çürümüş beden içerisinde âdeta bir cıva damlacığı gibi çürümeyen ve kendisine “acbu’z-zeneb” adı verilen tek bir tohumdan, bir bitkinin vü­cûda geliş seyrinin sür’atlendirilmiş şekli gibi yeniden ortaya çıkış ve diriliş!..

Cenâb-ı Hak, pek çok âyet-i kerîmede insanı bu kesret âlemindeki mâcerânın te­fekkürüne dâvet etmektedir:

“Ki­me uzun bir ömür ve­rir­sek, Biz onun ya­ra­tı­lı­şı­nı (güç ve kuv­ve­ti­ni ala­rak) ter­si­ne çe­vi­ri­riz. Hiç (bu man­za­ra­yı) dü­şün­mü­yor­lar mı? (Bu ib­ret­li yol­cu­lu­ğu id­râk et­mi­yor­lar mı?) (Yâ­sîn, 68)

“Allâh sizi önce zayıf olarak yarattı, zayıflığın ardından size kuvvet verdi, kuvvetin ardından da tekrar bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi. O, hakkıyla bilendir, her şeye kemâliyle kâdirdir.” (er-Rûm, 54)

“Sizi o (toprak)tan yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve sizi (mahşerde) bir kez daha ondan çı­karacağız!” (Tâhâ, 55)

Bu hakîkat gösteriyor ki, insanın cesedi, dünyâda yaşadığı safhalarla ve kendi zâtî durumuyla fânîliğe mahkûmdur. Aslolan ve ebedî olan rûh-i sultânîdir ki, cen­net-cehennem, saâdet veya şekāvet yolculuğu bununla olacaktır. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- der ki:

“Cesedine yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü tenini besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezîl olup gidiyor.”

“Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdâlar sun da, gideceği yere, ukbâ âlemine güçlü, kuvvetli gitsin!”

Rûhun Nefhedilmesi (Üfürülmesi)

Cenâb-ı Hak insanın zâhirini bir avuç topraktan yarattıktan sonra ona mahlûkât arasında en yüce mertebeyi lutfederek kendinden bir sır nefhetmiştir. Bir cisim olarak yaratılan insanda canlılık, ancak rûhun üflenmesiyle başlamıştır. Bu bakımdan rûhun üflenmesi, her şeyden evvel Allâh’ın kuluna bir değer vermesi ve ona hayâtiyet kazandırmasıdır. Allâh Teâlâ, bu hakîkati:

“Artık onu yaratıp muntazam bir insan kıvamına getirdiğim ve ona rûhumdan üflediğim zaman…” (el-Hicr, 29) âyet-i celîlesiyle beyân buyurmaktadır.

Allâh Teâlâ’nın, Âdem -aleyhisselâm-’a rûhundan üflemesi, temsîlî bir ifâdedir. Bu, büyük bir hakîkatin, gelişmesini henüz tamamlamış bir çocuğa anlatıl­masındaki zarûrete benzer bir keyfiyetin eseridir ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisindeki bâzı husûsiyetleri kuluna onun istîdâd ve iktidârı nisbetinde vermesi demektir. İnsan, bu nefha ile birlikte Rabbinden aldığı emânetin bereket ve iktidârı ile Rabbini tanır, O’na kul olur. Esrâr-ı ilâhî ve azamet-i ilâhiyeye tâkati nisbetinde vâkıf olur. Bu vukûfiyetin merkezi ise, kalbdir. Burada kalb, fizikî bir varlık olarak değil, tahassüsün merkezi olan bir tecellî mekânı mânâsınadır.

Rûh-i Sultânî’ye mâlik olmak, insanı üç esaslı vazîfeyle mükellef ve bu vazîfeleri îfâ husûsunda bir iktidâr ile mücehhez kılar:

1. Nefsini tanımak; kendi zâtını ve hakîkatini bilmek,

2. Kendisinin mûcidini bilmek; Rabbini tanımak (mârifetullâh),

3. Mûcidine karşı fakr u zarûretini bilmek; hiçliğe vâsıl olmak.

Eserde vârid olmuştur ki:

“Kim kendini tanırsa, Rabbini de tanır!” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 361)

Yaratılan İlk Varlık Nedir?

Yaratılan ilk varlık, nûr-i Muhammedî olduğu gibi, rûhların yaratılışında da O’nun rûhu ilktir. Diğer rûhlar, O’nun rûh-i şerîfinin kadr u kıymetinin bilinmesi için bir mücevherin mazrûfu kabîlindendir. Bu sebeple Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e “Ebu’l-Ervâh: Rûhların Babası denir.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Ashâb-ı kirâm hazarâtı Allâh Rasûlü’ne sordular:

“–Size peygamberlik ne zaman ihsân olundu?”

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cevâben:

“–Âdem, rûh ile cesed arasında iken…” (Tirmizî, Menâkıb, 1) buyurdular.

Bu itibarla Efendimiz, nübüvvette de ilktir. O’nun vücûd, rûh ve nübüvvet bakımından ilk olmasının hikmetini, ileride Hazret-i Âdem’e meleklerin secde ettirilmesi mevzuunda ele alacağız.

Rûhu iki mertebede mütâlaa edebiliriz:

1. Rûh-i sultânî: “Emir” âlemindendir. Bedenden ayrıdır. Bedenle berâber olması, onun üzerinde tasarrufta bulunması iledir. Bedenin çürüyüp yok ol­ması, ona tesir etmez. Ancak bu sûretle bedenî arzular üzerindeki tasarrufu nihâyete erer.

2. Rûh-i hayvânî: “Halk” âlemindendir. Bedenin tüm uzuvlarına yayılmıştır. Esas hükümranlığı kan üzerindedir. Merkezi dimağdır. Fiil ve hareketlerin başlangıç noktasıdır. Eğer hayvânî rûh olmasaydı, hiçbir eser vücûda gelmezdi.[17]

İşte insanın fiilleri, bu sultânî rûh ile hayvânî rûhun müşterek hasletleri içinde ortaya çıkar.

ALLAH RUHU NASIL YARATTI?

1. Yokluk (adem) devresi:

Ezelde sâdece Cenâb-ı Hak vardı ve O’nun dışında hiçbir varlık yoktu. O dönemde rûhlar da tam bir yokluk içerisinde bulunuyordu. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” (el-İnsan, 1)

2. Rûhlar âleminin varoluş devresi (Elest Bezmi):

Allâh Teâlâ pek çok hikmete mebnî olarak cesetleri yaratmadan önce rûhları var etti. Hadîs-i şerîfte bu hakîkate şöyle temâs edilir:

“Rûhlar cesedlerinden ikibin yıl önce yaratılmıştır!” (Deylemî, Müsned, II, 187-188)

3. Bedenlere gönderilme devresi:

Bedenlerden hayli zaman önce yaratılan ve kendilerinden Allâh’ın rubûbiyetini tasdîk husûsunda ahd ü mîsâk alınan rûhlar, ezelde çizilen kader planına uygun olarak birer birer bedenlere gönderilmeye başlandı. Âyet-i kerîmede, ilk insan Hazret-i Âdem’e rûhun üflenmesinden şöyle bahsedilir:

“…Ona rûhumdan üfürdüğümde…” (el-Hicr, 29)

4. Bedenden ayrılma devresi:

Bu fânî hayatta kendisine biçilen ömrü tamamlayan rûhlar, geçici süre beraber bulundukları bedenlerden geldikleri gibi birer birer ayrılacaktır. Hiç kimsenin kurtulamadığı bu kaçınılmaz âkıbete ölüm denmektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Her nefs ölümü tadacaktır!..” (Âl-i İmrân, 185)

5. Tekrar bedenlere döndürülme devresi:

İslâm akâidine göre ölüm, bir yok oluş değil tıpkı anne rahmindeki bebeğin oradan irtibâtını keserek dünyaya doğması gibi, rûhun bu fânî âlemden kurtulup ebedî bir hayatın sabahına doğmasıdır. İnsanoğlu burada dünyadaki yaşadığı hayattan hesâba çekilecek, bunun neticesine göre sonsuz bir saâdete ulaşacak veya -Allâh muhafaza buyursun- nihâyetsiz bir azâba dûçâr kılınacaktır. Mevzuyla alâkalı yüzlerce âyetten ikisi şöyledir:

“De ki: Onları ilk defa yaratmış olan (Allâh, yine aynı şekilde onları) dirilte­cektir. Çünkü O, yaratmanın her türlüsünü gâyet iyi bilendir.” (Yâsîn, 79)

Cenâb-ı Hak, Tekvîr Sûresi’nde şiddetli ve ibretli kıyâmet alâmetlerinin fâri­kalarından bahsederken yedinci âyette, rûhların yeniden beden kalıbına alınmasını şöyle bildirmektedir:

“Nefsler birleştirildiği (rûhlar bedenlerle bir araya getirildiği) zaman.”

İnsana Rabbinden bir sır olarak üflenen rûhun mâhiyetini tam olarak bilmek mümkün değildir. Zîrâ o öteler âlemine âit olup beşer idrâkinin kavrayamayacağı bir mâhiyet arzetmektedir. Nitekim rûhun bu keyfiyeti hakkında âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“Sana rûhtan soruyorlar. De ki: Rûh, Rabbimin emrindendir. Size ise ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.” (el-İsrâ, 85)

Rûhun Allâh Teâlâ ile alâkası husûsunda müfessirlerimiz birkaç farklı îzahta bulunmuşlardır:

– Rûh, ancak Rabbimizin bileceği iştendir.

– Rûh, “emr”in esâsı olan bir cevherdir.

– Rûh, Rabbimizin emri cinsinden bir fiildir.

Emaret Ne Demek?

Âyette geçen “emr” kelimesi, yine kendi kökünden olan “emâret” kelimesi ile de alâkalı olarak; emretme, buyurma, emirlik, yöneticilik gibi îzâh edilebilir. Bu du­rumda rûh; emrin hâli ve sıfatı demek olur. Bu da Allâh’ın sıfatlarının kulda tecellî etmesidir. Yâni kulda tecellî eden sıfatlardan biri de emâret (yönetme) dir. Nitekim insanın “Allâh’ın halîfesi” olması, buradaki “idâre etme tecellîsi”ne bağlıdır.

Emâret, insana mahsustur. Arslan, bedenen insandan daha kuvvetli olmasına rağmen, insanın tekâmülü karşısında zayıf kalır. Meselâ arslan, bin yıl yaşasa yine de kendisine bir ev, bir araç yapamaz.

Ayrıca meleklerde de kâmil mânâda tecellî yoktur. Bu tarz bir tecellî, yalnız insan için ge­çerlidir. İnsan, “ahsen-i takvîm: en güzel kıvam ile “bel hüm edall: hayvanlardan daha aşağı bir dereke arasındadır. Meselâ, insanın gönül iklîminde tecellî eden “Rahmân” ve “Rahîm” sıfatları ile beraber, nefsinde de “Mudill” ve “Kibriyâ” sıfat­ları tecellî etmektedir. Yâni insan, câmiu’l-ezdâddır. Bütün müsbet ve menfî sıfatları kendisinde cem etmiştir. Câmiu’l-ezdâd olmak, mahlûkât arasında kâmil mânâda yalnız insana mahsustur.

Yukarıdaki âyet-i kerîmenin sonunda insana bilhassa rûhun mâhiyeti hakkında çok az bir bilgi verildiği, te’kitli bir şekilde ifâde buyrulmaktadır. Bu bakımdan insan haddini aşarak rûhun esrârını çözmeye uğraşmamalı ve ilmine mağrur olmamalı, buna mukâbil daha çok mes’ûliyetinin ne olduğu üzerinde tefekkür ederek kulluğa ehemmiyet vermelidir.

Cenâb-ı Hak, Âdem -aleyhisselâm-’ı yarattıktan sonra, onu meleklerin gıpta edeceği ve takdirle emrine râm olacağı bir kıvâma eriştirmek için kendisine eşyânın isimlerini tâlim buyurmuştur. Âyet-i kerîmede bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:

“Allâh Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bu isimleri(n delâlet ettiği şeyleri) meleklere gösterip: «Eğer sözünüzde sâdık iseniz (her şeyin içyüzünü bildiğinizi sanıyorsanız) şunları isimleriyle birlikte bana bildirin!» buyurdu.” (el-Bakara, 31)

Melekler Allâh’ı tesbîh ve tenzîh ettiler. Bunun üze­rine Allâh Teâlâ:

“Ey Âdem! Onların (eşyânın) isimlerini meleklere haber ver, dedi. Âdem, (eşyânın) isimlerini onlara anlatınca (Cenâb-ı Hak): «Ben size, ‘göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı ve içinizde gizlemekte olduğunuz şeyleri de bilirim’ de­memiş miydim?» buyurdu.” (el-Bakara, 33)

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’a öğretilen isimlerden maksat, bir görüşe göre yeryüzündeki bütün eşyânın isimleri, mâhiyetleri ve husûsiyetleri idi. Burada bizim bilemediğimiz ilâhî san’at, eşyânın hakîkati, yaratılış sırrı, levh-i mahfûz, kader ve ondaki hikmet­ler ile bütün semâ ve arzdaki ilâhî esrâr, yâni ilâhî esmânın mazharlarıdır.[18] Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın bilinebil­mesi, ancak kalbî bir hayât ile mümkündür. Eşyânın hakîkat ve esrârı, kalbî duyuş­lar nisbetinde ortaya çıkar. Bu da ancak esmâ-i ilâhiyyeye vukûfiyete bağlıdır. Ce­nâb-ı Hak:

“En gü­zel isim­ler Al­lâh’ın­dır…” (el-A’râf, 180) buyurarak ken­di­si­ni ilâ­hî isim­le­ri vâ­sı­ta­sıy­la kul­la­rı­nın id­râ­ki­ne tak­dîm et­miş­tir.

Zî­râ kul, ulû­hi­yet ile ir­tibâ­tı­nı isim­le sağ­lar. Bu ger­çek, Al­lâh’ı ten­zih için, O’nun adı­nın vaz­ge­çil­mez bir un­sur ol­du­ğu­nu or­ta­ya ko­yar. Bu ba­kım­dan ku­lun, O’na kar­şı yap­tı­ğı iyi ve­ya kö­tü fi­il­ler, ulû­hi­ye­ti­nin ha­kî­ka­ti­ne de­ğil, is­mi­ne yö­ne­lir. Böy­le­ce ha­kî­ka­ti dâ­imâ mü­nez­zeh ka­lır.

Ger­çek­ten de insan, eğer Ce­nâb-ı Hakk’a mahsus isimler ol­ma­sa, O’na kar­şı mü­nâ­sebet­le­ri­ni dü­zen­le­mek­te zor­luk çe­ker. Çün­kü in­san, var­lı­kları isimde gö­rüp isim­le ifâde et­me­ye alışkındır. İn­san için isim, var­lı­ğın tes­ci­li­dir. Bu­nun için­dir ki, Ce­nâb-ı Hak, Âdem -aley­his­se­lâm-’ı ya­rat­tı­ğı za­man ona bü­tün isim­le­ri öğ­ret­miş ve Haz­ret-i Âdem’in me­lek­le­re olan üs­tün­lü­ğü­nü bu­nun­la ifâde bu­yur­muş­tur. Zîrâ bir var­lı­ğın adı­nı bil­mek, bir an­lam­da onun zâ­tî var­lı­ğı­nı da ta­nı­mak de­mek­tir. Ni­te­kim biz­ler, Ce­nâb-ı Hakk’ı, O’nun yü­ce isim­le­riy­le bil­me­sek, O’nun hak­kın­da ne bi­le­bi­li­riz ki?

Yâ­ni in­san, Rab­bi­nin hu­sû­si­yet­le­ri­ni be­lir­ten isim­le­re dâ­imâ muh­taç­tır. Her kul, ya­şa­dı­ğı çe­şit­li du­rum­la­r karşısında, Rab­bi­ni, hâ­li­ne uy­gun bir is­miy­le ça­ğır­mak is­ter. Bu isim­ler ol­ma­say­dı, O’nun­la olan ir­ti­bâ­tı çok nok­san ka­lır­dı, bel­ki de müm­kün ol­maz­dı. De­ni­le­bi­lir ki bu isim­ler, zât ve ulû­hi­yet kar­şı­sın­da ku­lun dil­siz­li­ği­ni bir de­re­ce­ye ka­dar gi­de­ren ifâde­ler, yâ­ni be­şer rû­hu­nun çık­maz­la­rı­nı açan anah­tar­lar­dır. Zî­râ Al­lâh’ın isim­le­ri­ni sa­de­ce zik­ret­mek bi­le îmâ­nı bes­le­mek­te, ilâ­hî hu­zû­ru hisset­tir­mek­te, O’na olan aşk ve mu­hab­be­ti ar­tır­mak­ta, O’na kar­şı hu­şû sâhibi kıl­mak­ta, O’nun ka­tın­da olan­la­ra rağ­bet et­tir­mek­te, dün­yadan­ ve onun fâ­nî lez­zet ve haz­la­rın­dan vazge­çi­rip ebedî ola­na yön­len­dir­mek­te ve Hakk’a dö­nüş/vus­lat ar­zu­suy­la tu­tuş­tur­mak­ta­dır. Haz­ret-i Pey­gam­ber -sallâllâhu aley­hi ve sel­lem-’in, çe­şit­li du­rum­lar­da okun­ma­sı­nı tav­si­ye bu­yur­du­ğu duâ ve zi­kir­le­rin, Al­lâh’ın isim­le­riy­le do­lu ol­ma­sı da bu gibi fay­da­la­rı te’mîn etmektedir.

Çok güç şart­lar için­de bu­lu­nan, ilâ­hî mer­ha­me­te çok muh­taç olan bir mü’min, Rab­bin­den yar­dım is­ter­ken bu hâ­li­ni ifâde edip özet­le­ye­cek bir tâ­bir arar: «Rah­mân ve Ra­hîm» isim­le­ri­ne sa­rı­lır. Günah­la­rı­nın ağır­lı­ğı al­tın­da ezi­ldiğinde gö­nül ba­ğı­nın kop­tu­ğunu his­se­der­ken Hakk’a yak­la­şa­cak bir vesîle arar: «Gaf­fâr ve Set­târ» isim­le­ri­ne sı­ğı­nır. Kâ­inat­ta ve­ya ken­di rû­hun­da te­cel­lî eden ilâ­hî kud­ret ve aza­me­ti te­mâ­şâ eder­ken, ki­tap­lar­da ifâ­de edi­le­me­ye­cek duy­gu ve mâ­ri­fe­ti­ni di­le ge­ti­re­cek bir be­yân arar: «Al­lâ­hu Ek­ber» di­ye­rek, dal­ga­la­nan rû­hunu sü­kû­nete erdirir. Hâ­sı­lı kul, ken­di­si­nin çeşitli hâl­le­rin­de, Ce­nâb-ı Hakk’ın muh­te­lif sı­fat­la­rı­nın ara­cı­lı­ğı ile rû­hu­nun ki­lit­len­miş ka­pı­la­rı­nı açar ve his­set­ti­ği ni­ce ih­ti­lâç ve ih­ti­yaç­la­rı gi­de­rir.

Bu­nun için­dir ki Ce­nâb-ı Hak, ken­di­si­ni, ha­kî­ka­te mu­tâ­bık ola­rak, fa­kat in­san­la­rın an­la­ya­bi­le­ce­ği tarz­da ta­nıt­mış­tır. Yâ­ni O’nun, ken­di­si­ni: Alîm, Ha­kîm, Ka­dîr, Ga­fûr vb. sı­fat­lar vâsıta­sıy­la ta­nıt­ma­sın­da ve in­sa­nın da O’nu böy­le ta­nı­ma­sın­da, as­lın­da in­sa­na âit şah­sî bir se­bep var­dır. Zî­râ in­san, bu va­sıf­la­rın bir kıs­mı­nı -son de­re­ce­ sı­nır­lı da ol­sa- ken­di­sin­de bu­lur. Bu da, be­şer id­râ­ki­nin îmân ve hi­dâ­ye­ti için lut­fe­dil­miş bir ilâ­hî mev­hi­be­dir.

Cenâb-ı Hak, Âdem -aleyhisselâm-’a isimleri öğrettiğini bildirdiği âyet-i kerîme ile bir mânâda:

“Ben eşyânın isimlerini, esrârını, ince hikmetleri, güzellikleri ve ilâhî san’a­tımı insana bildireceğim…” buyurmaktadır.

ALLAH KATINDA EN DEĞERLİ İNSAN

Burada insanın fazilet ve şerefinin, elde edeceği ilm-i nâfî sâyesinde mümkün olabileceğine işâret edilmektedir. Bunun için de insan ilmini irfâna çevirip sâlih ameller işlemeye gayret göstermelidir. Zîrâ hedef, takvâdır. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“…Allâh katında en şerefliniz, en çok takvâ sâhibi olanınızdır…” (el-Hucurât, 13) buyurmaktadır.

Akıl mahlûktur. Akıl, Allâh’ı delîl ile tanıyarak ispat edebilir. Çünkü o eserden müessire, san’attan san’atkâra ulaşır. Hikmeti ise, ancak vahyin ışığında çözebilir. Fakat aklın, vahyin muhtevâsını kavramakta da salâhiyet ve iktidârı mahdûddur. Akılla mârife­tullâh yolunda ilerlemek mümkünse de bu, belli bir yere kadardır. Aklın tükendiği yerde kalbî faâliyet sâyesinde ilerleme devâm eder. Fakat bu bile mutlak gerçeğe vüsûl için kâfî değildir. Çünkü Allâh’ın zâtı mutlaktır. Mutlakın künhüne, mukayyed olan (yâni mutlak olmayan) akıl veya başka bir vâsıta ile ulaşmak ve onu lâyıkıyla idrâk edebilmek mümkün değildir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak ihâta edemezler…” (el-Bakara, 255)

Buna rağmen insan mârifet yolundan geri kalmamalı, Rabbine yaklaşmak için vesîleler aramalı ve bütün gayretini sarfetmelidir. Bu gayretin en güzel nümûnelerini peygamberler sergilemişlerdir. Nitekim Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek.” (es-Sâffât, 99) demiştir.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“Yâ Rabbî! Biz Sen’i Sana lâyık bir mârifetle ta­nıyamadık…” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, II, 520) diyerek mârifetin yâni Allâh Teâlâ’yı hakkıyla tanıyabilmenin imkansızlığına ve bununla beraber ehemmiyet ve lü­zûmuna işâret buyurmuşlardır.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cenâb-ı Hak’tan üç türlü ilim telakkî etmiştir:

Birincisi: Kendisi ile Allâh -celle celâlühû- arasında mahfuzdur. Bu ilim, be­şer idrâkinin üzerinde olduğundan insanlara açıklanmamıştır. Ancak nûr-i nübüvvet ile kavranabilir. Hurûf-i Mukattaa’nın yüklendiği mânâlar bu kabîldendir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tebliğine memur olduğu vahyin dışında kendisine husûsî olarak bildirilen her bilgiyi ashâbına nakletmemiştir. Rasûlullâh Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfi, bu hakîkate işâret etmektedir:

“Şâ­yet bil­dik­le­ri­mi bil­sey­di­niz; az gü­ler, çok ağ­lar­dı­nız.” (Bu­hâ­rî, Kü­sûf, 2; Müs­lim, Sa­lât, 112)

Mevzuyla alâkalı di­ğer bir ha­dîs-i şe­rîfte de:

“Be­nim Ce­nâb-ı Hak ile öy­le an­la­rım olur ki, on­la­ra ne bir mu­kar­reb me­lek ne de her­han­gi bir pey­gam­ber vâ­kıf ola­maz.” (Mü­nâ­vî, Fey­zü’l-Ka­dir, IV, 8) buyrulmaktadır.

İkincisi: Umûma âit olan şerîat ilmidir. Bütün insanlık âlemi, bu bilgilere îmân etmek ve onlarla amel etmekle mükelleftir. Şu âyet-i kerîme, bu nevî ilmi ifâde etmektedir:

“Ey Rasûl! Rabbinden sana inen vahiyleri tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan Rabbinin elçiliğini yerine getirmiş olmazsın!..” (el-Mâide, 67)

Üçüncüsü: Bir kısım ehil zevâta verilmiştir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu ilmin ehli olmayan kimselere verilmesini yasaklamıştır. Bir defasında İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’ya:

“Ey İbn-i Abbâs, insanlara akıllarının almayacağı bir söz söyleme. Zîrâ böyle yapman, fitneye düşmelerine sebep olur.” (Deylemî, Müsned, V, 359/8434) tavsiyesinde bulunmuştur. Bu sebeple Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“İnsanlara anladıkları şeyleri söyleyin, anlamadıklarını da bırakın. Siz, Allâh ve Rasûlü’nün yalanlanmasını ister misiniz?” (Buhârî, İlim, 49) buyurmuştur.

Yine İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan gelen bir rivâyete göre ashâb-ı kirâm:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Sen’den duyduklarımızın hepsini haber verelim mi?” diye sordular. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Evet. Ancak bir topluluğa akıllarının almayacağı bir şeyi anlatmanız hâriç. Çünkü bu durum bâzılarının fitneye düşmelerine yol açar.” buyurdu. Bu hatırlatmadan sonra İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- herhangi bir topluluğa bir husûsu îzâh ederken bâzı şeyleri kinâyeli olarak anlatırdı. (Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummâl, X, 307/29537)

Bu hususta Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- da şöyle buyuruyor:

“Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den iki kap dolusu ilim aldım. Bunların birini açıkladım. Eğer diğerini açığa vursaydım, şu gırtlağım kesilirdi.” (Buhârî, İlim, 42)

Ashâbın seçkinlerinin ehil olmayanlardan gizli tuttuğu bu ilim, anlayış ve idrâk ediş husû­sunda fevkalâde bir kudret ile techîz edilmiş bulunan müstesnâ insanların kavrayabi­lecekleri gerçeklerdir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-böyle gerçekleri as­hâb-ı kirâmdan Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali gibi bâzı müstesnâ anlayışlı kimse­lere nakil ve ifâde buyurmuştur. Herkes, bundan kâbiliyeti ve istîdâdı kadar mes­’ûldür. Kul, kendi selâmeti için bu istîdâdı inkişâf ettirmeye; zühd, takvâ ve ihsân duygusuna vâsıl olmaya, diğer bir tâbirle tasavvufu en güzel bir şekilde yaşamaya çalışmalıdır. Bu da ancak nef­sin tezkiyesi, kalbin tasfiyesi ile mümkündür.

Ferdin selâmeti, evvelâ şer’î gerçeklere ittibâ ile mümkündür. Tasavvufî gerçeklerle hemhâl olması ise, bu selâmetin yüksek bir seviyede, yâni vasıflı bir sû­rette tahakkukunu sağlar.

Şer’î gerçekler herkesi muhâtap aldığından rahmet-i ilâhiyye îcâbı mükellefi­yetler asgarîde tutulmuş, umûmun en âciz fertlerinin tâkati ölçü olarak alınmıştır. Tasavvuf yolunda ilerleme ise, kâbiliyete göre olduğundan bu yolun önü açık tu­tulmuş, ehline “Fenâ fillâh”a ve hattâ “Bekâ billâh”a kadar ruhsat tanınmıştır. Meselâ bir kısım mallarda zekât kırkta bir olmakla birlikte Cenâb-ı Hak infâkın önünü açık tutmuş, mü’minin îsarda bulunarak kendi ihtiyâcı olan miktarı bile muhtaç kardeşine vermesini teşvik buyurmuştur. Dolayısıyla zekâtın fıkhî nisâbı kalbî bakımdan asgarî seviyeye göredir. Kalbî seviye yükseldikçe infâkın ölçüsü de artmaktadır.

Bu itibarla tasavvufî ilim, mânevî eğitim sonucu ferdin istîdâdı nisbetinde ulaşılabilen Hak vergisi «ledünnî» bir ilimdir. Kur’ân-ı Kerîm’in birtakım âyet-i kerîmelerinde bu ilimden bahsedilmiş olması, bunun delîlidir. Al­lâh Te­âlâ, ken­di­sin­den hak­kıy­la it­ti­kâ eden, be­şe­rî irâ­de ve ar­zu­la­rı­nı ilâ­hî irâ­de­ye râm ede­bi­len kul­la­rı­nın kalb­le­ri­ne, akıl­la­rın tar­ta­ma­dı­ğı bir­çok lu­tuf­lar­da bu­lu­nur. Ni­te­kim yü­ce Rab­bi­miz, böy­le mut­ta­kî kul­la­rı­na hu­sû­sî bir ilim ve hik­met lut­fet­ti­ği­ni Kur’ân-ı Ke­rîm’de şöy­le bil­dir­mek­te­dir:

“Ey îmân eden­ler! Eğer Al­lâh’tan it­ti­kâ eder­se­niz, O, si­ze bir fur­kan (iyi ile kö­tü­yü ayırd ede­cek bir ilim, fi­râ­set ve an­la­yış) ve­rir, gü­nah­la­rı­nı­zı ör­ter ve si­zi ba­ğış­lar. Çün­kü Al­lâh, bü­yük lu­tuf sâhibi­dir.” (el-En­fâl, 29)

“Ey îmân eden­ler! Al­lâh’tan sakının ve Pey­gam­be­ri (Hazret-i Muhammed)’e îman edin ki Allâh si­ze rah­me­tin­den iki kat ver­sin, si­ze ışı­ğın­da yü­rü­ye­ce­ği­niz bir nûr lut­fet­sin ve sizi bağışlasın. Şüphesiz Allâh Gafûr (çok bağışlayan) ve Rahîm (çok merhamet eden)dir.” (el-Ha­dîd, 28)

İmâm-ı Gazâlî ve Abdülkâdir-i Geylânî gibi zâtlar, önce zâhirî ilmin zirvesine ulaştılar. Lâkin bâzı gaybî inceliklere ve Allâh’a giden hassas, ince ve nâzenîn yola, kalbî derinlikleri sâyesinde ve çok sonra erişebildiler; Hak dostu oldular. Allâh -celle celâlühû-, umûma lutfetmediği bâzı sırları, kalbî derinlikleri nisbetinde onlara ve onlar gibi bâzı müstesnâ yaratılıştaki insanlara ihsân etti. Böyle olmasaydı, onların bilinen zirve şahsiyetleri ortaya çıkmazdı.

MELEKLER HZ. ADEM’E (A.S.) NEDEN SECDE ETTİ?

Cenâb-ı Hak Âdem -aleyhisselâm-’ı yaratıp rûhundan üfledikten ve ona isimleri tâlim buyurduktan sonra meleklere yönelerek Hazret-i Âdem’e secde etmelerini emretmiştir. Bu husus, âyet-i kerîmelerde şöyle anlatılmaktadır:

“Hani Rabbin meleklere demişti ki: «Ben muhakkak kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve rûhum­dan üflediğim zaman, derhal onun için secdeye kapanın!» Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler. Fakat iblîs hâriç! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. Allâh: «Ey iblîs, sana ne oldu ki secde edenlerle berâber olmuyorsun?» buyurdu. İblîs: «Benim, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insana secde etmem mümkün değildir.» dedi.” (el-Hicr, 28-33)

Kur’ân-ı Kerîm’de bu hâdiseye, siyak ve sibâkı itibâriyle farklı olarak yedi sûrede yer verilmektedir ki bu da mevzûun ehemmiyetini göstermektedir. Burada çok mühim bir tâlimat mevcuttur: İblîs, Allâh’ın emrini dikkate almamış, kendi nefsânî arzuları istikâmetinde hareket etmiştir. Kendi mantıkî ölçülerini ve aklî kıyâsını, Allâh’ın emrinin önüne geçirmiştir. Dolayısıyla kul da kendi akıl, mantık ve kanaatini Allâh’ın emrinin önüne geçirdiği takdirde iblîs’in düştüğü hatâya dûçâr olur. Hâlbuki âyet-i kerîmede böyleleri hakkında şu îkâz-ı ilâhî vârid olmuştur:

“Ey îmân edenler! Allâh’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin! Allâh’tan korkun…” (el-Hucurât, 1)

ŞEYTAN HZ. ADEM’E (A.S.) NEDEN SECDE ETMEDİ?

Hak Teâlâ Şeytan’a, secdeden uzak durmasının sebebini sorarak:

“«–Ey iblîs, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir?» buyurdu…” (Sâd, 75)

Bu âyette zikredilen “iki el”, Allâh Teâlâ’nın kudretini ifâde etmektedir. Bu ifâde aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği ehemmiyeti göstermektedir. Yine bu ifâdenin îşârî bir mânâsını, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri şöyle bildirmiştir:

“İki el, Hakk’ın celâl ve cemâl tecellîleridir. İnsanın cesed yapısı, nefsânî ve halk tarafı celâl tecellîsi; rûhânî ve Hak tarafı ise cemâl tecellîsidir. İnsanda bu iki esmâ cem olmuş durumdadır. İblîs’te ise yalnız celâl tecellîsi bulunduğundan cemâl tecellîsinden mahrumdur.”

Hadîs-i şerîfte buyrulmuştur:

“(Her türlü sûret ve tasavvurdan münezzeh olan) Allâh, Âdem’i kendi sûre­tinde yarattı.” (Müslim, Birr, 115)

Bu hadîs-i şerîfte ifâde edilen hakîkat, cismânî sûret değil, bâtınî ve mânevî sûrettir. Cesed ve nefs tarafı değil, rûh ve sır tarafıdır.

Eğer Hazret-i Âdem’de bu ilâhî tecellîlerin bütünüyle tezâhürü olmasa ve kendisinde diğer yaratıklardan farklı ve üstün vasıflar bulunmasaydı, halîfe ola­mazdı, olsa da bu vazîfesini îfâ edemezdi. Ancak âlemde hilâfet m

KAYNAK :
https://www.islamveihsan.com/hz-adem-a-s-kimdir.html

İçeriği Oyla
E-bültene Abone Ol Merak etmeyin. Spam yapmayacağız.

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hızlı yorum için giriş yapın.

Başka Yazı Yok

Giriş Yap

VEYA
close

Subscribe